Kavunu, karpuzu batmanla, hatta kırsalda yaşıyorsak torbayla alırdık, klerlerimize sinerdi sandıkla alınan elmanın, kavunun kokusu. Şimdi “Dilimi kaça” diye sormaya başladık.
Domates en az 3-5 kiloyla girerdi evlerimize.
Çıktık mı pazara, girdik mi manava, poşetleri taşımakta zorlanırdık çıkışımızda.
Ayda bir kez de olsa dışarda yemek yenirdi ailece.
Haftada 1 kitap, günde en az bir gazete, ayda bir sinema ya da tiyatro sıradan şeylerdi bizim için.
Dostlarla gittiğimiz yemekte atik davranır hesabın tamamını ödemek için yarışırdık birbirimizle.
Şimdi lokantanın yolunu unuttuk.
Kasaba girdiğimizde, “Bir kilo kıyma, bir kilo da kuşbaşı sar” derdik, şimdi kasap yazısı gördüğümüzde yolumuzu değiştiriyoruz.
Dostlarla bir cafede, çay bahçesinde bir araya gelir, akşama kadar muhabbetin dibine vurur, akşam içimizden biri içtiğimiz çayların hesabını verir evimize dönerdik.
Şimdi halka açık parklarda ve kalenin çevresindeki alçak duvarlarda, tembel yatağı Millet Bahçelerinde boş yer kapmak için erkenden tutuyoruz parkların yolunu.
Akşam üzeri olduğunda seslenirdik çay ocağı işletmecisine, “Usta oradan bir tost at, çift kaşarlı, sucuğu bol olsun” diye.
Önce sucuk terketti tostu, sonra kaşar peyniri, artık boş tost satılıyor kantinlerde, çay ocaklarında.
Boş tostun yanında yarım çay bile satılıyor artık.
Akşam evimize giderken pastaneye uğrar, yemekten sonrası için bir kilo baklava yaptırırdık.
Şimdi bir kiloyu boşverin, dilimlik kutular üretildi, tek dilimi 80-100 lira baklavanın.
Maaş günleri şenlenirdi evimizin mutfakları.
5 kilo Ayçiçek yağı, 2 kilo zeytin yağı ile başlardık alış-verişe.
Peynirinden, zeytinine, yumurtasından etine, kıymasına.
Dört başı mamur bir alışveriş yapardık, maaşımızın küçük bir bölümü ile.
Şimdi öyle bir liste için emekli maaşının tamamı yetmiyor artık.
Sıradan bir emekli asgari ücretin 1,5, tavandan primi yatan emeklide tam iki katı alırdı maaşını.
Emekli, asgari ücretli, memur farketmez.
Ramazan ve Kurban Bayramlarında toplardık çoluğu, çocuğu Sıla-i Rahim için memlekete giderdik, çoğumuz kendi aracıyla, bir bölümü uçakla, trenle, otobüsle.
Şimdi 5 kişilik bir aile, Anadolu’ya gelmeye kalksa İstanbul’dan, gidiş-geliş otobüs bilet parasına yetmiyor aldığı maaş.
Hele misafirlik, hele misafirlik.
Bir dostum anlattı, bir yakınlarını ziyarete gideceklerdi, pastaneye uğramış, bir kilo tatlı yaptırmışlar, tam bin 1800 lira.
Ve ücretlinin, emeklinin korkulu rüyası düğün davetiyesi.
Yine bir dostumun tanımıyla anlatayım, “Düğün davetiyesi gelince icra kağıdı gibi görüyorum” diyor.
Yani sevgili dostlar alışkanlıklarımızla başladılar dönüştürmeye.
Artık kahvaltı sofralarında sucuk, pastırmadan sonra peynir de, yumurtada, zeytin de yok.
Patates haşlayıp ekmeğe katık ediyoruz.
İktidar edenler, “Aç bırak itaat etsin, cahil bırak biat etsin” sürecini tamamladı.
Sıra itiraz edenlerin sırtından sopanın eksilmeyeceği günlere geldi.
Okul kantinleri bomboş, bir zamanlar öğle yemeği için her gün uğradığımız lokantalar sinek avlıyor.
Çocukların çok büyük bölümünün benizlerinde kan yok. Et, süt, yumurta görmeden büyüyorlar.
Sıra, “Cahil bırak biat etsin” aşamasına geldi.
Uzun süredir üzerinde çalışılan bu proje de kademe kademe uygulanıyor.
Ocak 2026 enflasyonumuz, 30 ülkenin aylık enflasyonunun toplamından daha yüksek.
Artık eminim.
Üzerimizde denenen sistemin adı, Türk Milleti'nin Ortadoğululaştırılması Projesi.
Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim Bakanlığına bağlı Yatılı Bölge Okullarını kapatılarak başladılar işe.
Ortaöğretim yaşındaki kırsal kesim çocuklarını Tarikat yurtlarına doldurarak hayatla bağlarını kestiler.
22 yılda ek bir yurt bile yaptırmayan Kredi ve Yurtlar Kurumu, barınma için başvuran gençlere, Süleymancılar, Menzilciler, Tügva, Türgev, İlim Yayma adı altında oluşturulan tarikat yapılarını adres olarak gösteriyor artık.
Fetö döneminden kalma yeni bir uygulama Diyanet aracılığıyla hizmete geçirildi, ilköğretim 3 ve 4. Sınıf öğrencilerine diyanetin belirleyeceği gönüllü gençler hafta sonları ‘Değerler eğitimi!’ vermeye başladı.
Yani Fetönün ‘Abi’, ‘Abla’ dönemi devlet kurumu eliyle yeniden hayatımıza girdi.
Zaten sübyan mektepleri ile, üniversiteleri ile yüksek öğretimde tarikatlar kök saldı, yer tuttu.
Şimdi sıra ilkokullara, orta öğretime geldi yani.
Sadece o kadarla kalsak iyi.
Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini oluşturan değerler de yok ediliyor, ortadan kaldırılıyor.
Baksanıza, bazı mahkemelerin parti yöneticiliğinden gelmiş hakim ve savcıları Anayasa’nın Teminatı olan Anayasa Mahkemesine, AİHM'e kafa tutuyor son yıllarda.
Gelecekte Yüce Divan Huzurunda hesap veririm korkusuyla yurtdışına tüyen TBMM Başkanının yerine vekalet eden her devrin adamı Bekir Bozdağ, Anayasa Mahkemesi kararına rağmen Can Atalay’ın milletvekilliğini düşürttü.
Şimdi Devlet Denetleme Kurumu'na, her türlü atanmış ve seçilmiş hakkında soruşturma açma ve görevden alma yetkisi verildi, tam bir yıl önce.
Bilindik mafya yöntemidir. Suçlu olduğunu bildiklerini yanlarında tutarlar ve en pis işleri onlara yaptırırlar.
Yani yarın bu yapılanların hesabı verilirken, köprüden geçiş garantisi sayıları hatalı mı olmuş "valla haberim yok." Beşli çeteye imtiyaz mı tanınmış, "Altına bakın kimin imzası var" demenin hesapları yapılmaya başlandı şimdiden.
Evet, bazı güçler bu günlerde o kadar rahatlar ki, zira pis işlerini yaptıracak o kadar çok adam var ki artık Ankaralarda.
Hem de bizim oylarımızla seçtiğimiz.
Namusları ve Şerefleri üzerinde yemin eden, ama külliyeden gelen talimatı uygularken, ettikleri yemin akıllarına bile gelmeyenler topluluğu var meclisimizde.
Velhasıl dostlar, artık iktidar edenleri kısıtlayan bir Anayasamız bile kalmadı.
Ülkece, milletçe demokratik, modern yapımızın üzerine kara bir örtü örtüldü, örtülüyor.
Boşuna değil, “Şeriata karşı çıkmak, İslam'a karşı çıkmaktır” söylemleri.
Hangi Şeriatsa?