Toplumsal bir hastalıktır ülkemizde.
Kurtarıcı aramak.
İlke, kural, amaç birlikteliği yerine kurtarıcı peşinde koşmak.
Efendim, Recep Tayyip Erdoğan mı, Muharrem İnce mi, Ekrem İmamoğlu mu, Kemal Kılıçdaroğlu mu olmalı Cumhurbaşkanlığı koltuğunda, tartışmaları.
Oysa hiç kimse farkında değil, bütün yetkileri bir tek kişiye verir, ilçenin nüfus müdürünün atamasını bile o kişinin talimatına ve imzasına bırakırsanız, ülkede işler yürümez, tıkanır.
Ondandır, Demokratik rejimlerde kurumların ve kurulların etkinliği.
Ondandır, bir kentin bir kurumuna atanan yöneticinin, iktidara kim gelirse gelsin, hata yapmadığı, yolsuzluğa bulaşmadığı sürece aynı görevi sürdürmesi.
Ama bizde iktidar değiştiğinde ilk olarak valilerden başlanır, liyakatine bakılmaksızın tüm valiler merkeze çekilir, yerine gelen iktidarın adamları yerleştirilir.
Sonra sıra bürokrasiye, yargıya, ilçe yöneticilerine gelir hepsi değişir, değiştirilir.
Sonra biter mi sanıyorsunuz, kamuya personel alımlarında sürer bu tek adamın etkisi.
O kadar mı, hayır.
Sıra kamu ihalelerine gelmiştir.
Cumhurbaşkanına yakın çevredekiler mücahitlik gömleklerini çıkarır ve müteahhitlik gömleklerini giyerler.
Hiçbir resmi sıfatı olmayan adamlar kentlerdeki il yöneticilerinin makam odalarına kurulur, “Sayın Cumhurbaşkanının selamını getirdim. Seni yakından izliyor, büyük bir kente atanacaklar listesindesin haberin olsun” diye başlarlar söze.
Artık Cumhurbaşkanının çevresindekilerin önü açıktır.
Kimi dernek kurar, kimi vakıf kurar, kimi şirket kurar ve saraya yakın çevreden birini de kurduğu bu yapılara dahil eder.
İş takıp eder, eleman atatır, ihalelerde söz sahibidir.
Sıra belediyelere gelmiştir.
Kentlerin imkanları artık onların emrindedir.
Nüfuz ederler, kamunun en ince noktalarına kadar.
Sabahları, telefonları çalmaya başlar, hamili kart ile göreve getirdikleri sıraya girer, “Bir emriniz var mı efendim” diye.
Sonuç, ülke için millet için çalışan bürokratik yapıdan, kendisini o görevlere getirenlerin talimatları ile hareket eden kamusal yapıya.
Sonra da işler yürümez, hizmetler yerinde sayar, devletin en değerli varlıkları milletin haberi olmadan el değiştirir. Birileri palazlandıkça millet zayıflar, fakirleşir, ülke yerinde saymaya devam eder.
Son 9 yıldır kişi başına düşen milli gelirin hep gerilemesi işte bundandır.
Benlik ve bencilik hastalığı dalga dalga illere, ilçelere, kurumlara dağılır.
Sen istediğin kadar, ‘Öğretmenlik Meslek Kanunu’ de.
Sen istediğin kadar, ‘Aile destekleri sigortası’ de, anlatamazsın.
Bu yoz kültür o kadar ileri derecelere ulaşmıştır ki, hiç kimseyi inandıramazsın, ülkelerin kanunla, tüzükle, yönetmeliklerle, işinin ehli ekiplerle yönetilebileceğine.
Zira, kimi için kurtarıcı;
Kürsüden höyküren adamdır
Kimi için kurtarıcı;
Oğlunu-kızını işe alan il genel meclisi üyesidir.
Kimi için de kurtarıcı;
“Bu dünya gitti, hiç değilse öbür dünyayı güvenceye alalım” diyerek eteğine sarıldığı tarikat şeyhidir.
Son günlerde Millet İttifakı partilerinin Yeni bir Parlamenter Yapı için sergiledikleri çabayı bu açıdan çok değerli buluyorum.
Ama farkındaysanız, karşı cephe konuşulan ilkeler, getirilmek istenen yeni sistemden çok tek noktaya odaklıyorlar bu milleti;
“Siz onu bunu boş verin, adayınız kim, ondan haber verin?” noktasına.
Bir kez daha uyarıyorum.
Hiçbir ülkenin kaderi bir tek adamın iki dudağı arasına mahkum edilmemeli.
Her ülkede, bir Anayasa olmalı, her kurum bu anayasaya, konulan tüzük ve yönetmeliklere göre idare edilmeli.
Ülkenin tepesindekiler, Kayseri’deki kupon arazi işine karışmamalı, karışamamalı.
Sanırım bu anlamda önümüzde tek bir fırsat kaldı;
Gününde veya daha erken önümüze konulacak sandık.
Zira, yukarıda izah etmeye çalıştığım kurum ve kurallar manzumesinin nasıl yok edildiğini gören, kavrayan bir çoğunluk oluştu.
Bu çoğunluğun birlikteliği ile yeniden Demokratik Kuralların inşa edilebileceği bir fırsat var önümüzde.
Ya, ‘Yeniden demokrasi’ diyeceğiz, ya da yok ettiğimiz kendi geleceğimizin yanı sıra, çocuklarımızın hatta torunlarımızın geleceğini de yok edeceğiz..