Üç tarafı denizlerle, her yanı ormanlarla çevrili, topraklarından bereket fışkıran bir ülkemiz vardı.
Fakirdik ama karnımız doyuyordu.
Sevgi eker, kardeşlik biçerdik.
Her kesim birbirine saygı çerçevesinde yaşar, kimse kimsenin ne yediğine, ne içtiğine, ne giydiğine bakmazdı bile.
Huzur vardı, zira her insanın kendince bir uğraşı, her gencin gelecek ideali vardı.
Önce hayallerimizi, sonra geleceğimizi çaldılar.
Önce her birimizi, üretmeden tüketen birer canavara dönüştürdüler.
Sonra inanan, inanmayan, Türk-Kürt, Alevi-Sünni, Osmanlıcı-Atatürkçü, yilli-köylü gibi nifak kokan anlayışlarla bölüp parçaladılar.
Sonra yapay düşmanlar ürettiler.
Medeni dünyaya düşman ettiler, Arap Kavimlerine özenti kültürü oluşturdular.
Devletin üreten kurumlarını ya kapattılar, ya yandaşlara cazip şartlarda verdiler.
Bize “Çalışmaya ne gerek, işte size dünyanın tüm nimetlerini sunuyoruz. Ye, iç, yat gerisine karışma” dediler ve tam bir AVM gençliğinin oluşmasını sağladılar.
Kırsal kesime kent yaşamını cazip gösterip, köyden kente göçü hızlandırarak, kentlerin eteklerinde toplanmalarını sağladılar..
Birikimlerimizi yediler bitirdiler, şimdi kanımızı, canımızı koydular kumar masalarına.
Cennet vatanımızı, kan kokan, can güvenliği kalmamış, uyuşturucu bataklığına dönüşmüş, adaletin ve huzurun mumla aranır hale geldiği bir noktaya getirdiler.
Sadizm kültürü ile şekillendirdikleri bir yapıyı sokağa saldılar.
Bizi, tüm dünyanın terör hamisi Katar gibi demokrasinin D’sinden nasiplenmemiş Ülkelerin yanında saf tutmak zorunda bıraktılar.
Ve milletçe, maalesef bu sürecin bir parçası olduk.
Komşumuza bile şüpheyle, önyargıyla bakar hale geldik.
Demokrasi denilen, insan merkezli bir idare şeklini bile bize lütuf olarak sunan idarecilerin yap-boz deneylerini uyguladığı bir ülkedir artık Türkiye.
O yüzden kaygılıyım.
Kendim için, çocuklarımız için, geleceğimiz için, ülkem için, demokrasi için, Türk Ekonomisi için, barış için, kardeşlik için, dış ilişkilerimiz için, kalmayan huzurun geri geleceğinden şüphe duyduğum için, kültürümüz için, sanatımız için kısacası Türkiye için kaygılıyım..
Türkiye Ekonomisi kan kaybediyor.
İhracat kan kaybediyor. Ay be ay artmasına alıştığımız dışsatım her ay dilimler halinde gerilemeye devam ediyor.
Etin kilosu 800 lirayı aştı.
Topraklarımızda hayvancılık yok edilirken, Avusturalya'dan 2026 yılında alınacak 500 bin angusun ilk partisini getiren gemi Türkiye kıyılarına yanaştı bile.
Dar ve Sabit gelirli kan kaybediyor. Ucuz işgücü, üretimin daralması, kamunun üretime-istihdama yönelik hiç bir çalışmaya öncü olmaması, üreten ve istihdam yaratan kamu yatırımlarının tek tek elden çıkarılarak özel sektöre bırakılması, başarılarını kanıtlamış işletmelerin kayyum eliyle tek tek batırılması, bankalarımızın yabancıların hizmetine sunulması ve onların da kredilerle milleti mahkum etmesi, hizmet sektöründe sıkıntı gözükmezken, üretim sektöründe işsizliğin zirveye tırmanması, Üniversite bitirmiş işsizlerin sayısının milyonlarla ifade edilir noktaya getirilmesi, patlama noktasına gelen dar gelirlilerin ramazan iaşesi ile kontrol altında tutulmaya çalışılması, geleceğimiz açısından umut kıvılcımının bile kalmaması gibi bir tablo ile karşı karşıyayız.
Adalet kan kaybediyor.. Ülkenin Ana Muhalefet Partisi Adaleti yollarda, meydanlarda arar hale geldi.
Adaletin kırbacını her sabah toplumca sırtımızda hissetmeye devam ediyoruz.
TSK kuzu gibi oldu. Atatürk’ün adını anmak bile yasak hale getirildi bu kurumda. Üniversiteler darmadağın edildi. Sırada Tay'lar vardı, onlar da halledildi.. Yani Yargıtay, yani Danıştay, yani Sayıştay.
Ve Cumhuriyet Tarihimizin en fazla Cumhurbaşkanına hakaret davasının açıldığı, gazetecilerin yazılarından dolayı, adaleti temsil edenlerce sopayla korkutulmaya çalışıldığı bir dönemden geçiyoruz.
Ben de dahil, binlerce işsiz kalem, ailesini ayakta tutmakta zorlanırken, "Avrupa batıyor, çünkü onların Tayyibi yok" diye manşet atan gazeteciler, öğle yemeğini Paris'te, akşam yemeğini Yunan Adalarında yiyecek kadar lüks ve safahat içinde yaşıyor.
Dış politikada kaybedilecek kan bile kalmadı; Dün küfrettiğimiz İsrail artık iktidarın "Bize saldıracak" diye bizi korkutmaya çalıştığı bir güç haline geldi.
Dün uçağını düşürdüğümüzde efelendiğimiz Rusya'ya zeytin dalı uzatıp, 'yeniden flört edelim mi?' diye yalvarıyoruz, bize dayattıkları ekonomik yaptırımları kabullenmek zorunda bırakıldık.
Avrupa Parlamentosu, Avrupa Birliği'ne üye ülkelerin basın yayın kuruluşları Türkiye'nin adını değiştirdi, ülkemizle 'Tayyibistan' diye alay ediyorlar. İngiltere'nin Başbakanı çıkıp Türkiye'nin ancak 3 bin yılında AB'ye girebileceğini söylüyor. AB Türkiye defterini kapattı. Yani Dış Politika'nın dışlanma bölümü duruyor, politika bölümü ise çöpe atıldı.
Eğitim kan kaybediyor; Sistemli olarak eğitimde geriliği dayatanlar kendi çocuklarını Amerikan Liseleri, Fransız okullarında okutuyor. Puan sıkıntısı olanlarını da seçip Kıbrıs'a, Üsküp'e gönderiyor, orada kaydını yaptırıyor ve misafir öğrenci olarak analarının dizinin dibinde okumaları sağlanıyor. Ama bu sözde Müslümanların her biri, bir İmam-Hatip Okulunun bir METEM'in Mütevelli Heyeti'nde boy gösteriyor. Hiç kimse de onlara, 'Madem İmam-Hatiplerin bilimsel düzeyi bu kadar yüksek, neden kendi çocuğunu Fen veya Anadolu ya da Yabancı Menşeili liselerde okutuyorsun' diye sormuyor, soramıyor.
Ülkenin İstatistik Kurumu TÜİK resmi açlık sınırını 32 bin lira olarak belirlemiş ama emekliye '2 bin lira neyine yetmiyor' diyen bir parlamentoya sahibiz.
Huzur, barış, kardeşlik kan kaybediyor; Tepemizdekilerin barışa, huzura yönelik değil de, ayırımcı, ötekileştirici konuşmaları tabanda kavgalara, tartışmalara neden olmaya devam ediyor.
Rant hesapları bile dini ritüellerle süslenip insanlar dövülüyor, saldırıya uğruyor. Yargının yerine ise birileri olay olur olmaz hüküm veriyor. Yargı mensupları da o hükmü gördükten sonra görünmez talep doğrultusunda kararlarını veriyorlar.
Bazı TV Kanallarında, milyona varan rakamlarla tutulmuş, birer şarlatan oturmuş, Kur'an-ı Kerim'de olmayan dogmaları farz, sünnet- Ayet, hadis gibi ambalajlara sarıp sarmalıyor ve zihinleri, kafaları karıştırmaya devam ediyor. Ömrü din eğitimi ile geçmiş, üniversitelerde kürsüleri bulunan Din Konusunda, İslam Konusunda kendini yetiştirmiş, doçent, Prof. olmuş insanlara ise bu kanalların ekranları kapalı. Çünkü indirilen dinin insanları uyandıracağını, uydurulan dinin ise ninniden daha etkili uyku aracı olduğunu onlar da biliyor. Cumhuriyet tarihi boyunca ilk kez ülkede bir iç savaş çıkarılmak istendiğinden bahsediliyor. Türk-Kürt, Sünni-Alevi, Namaz kılan-Kılmayan, Oruc tutan-tutmayan, tarikata giren-girmeyen diye paramparça edilmiş bir toplum yapısı var ülkemde.
Yıllar önce söylemiştim; "Türkiye bütün sorunlarını çözebilir. Yeter ki bölücülük ve terör konusunda gerekli önlemleri alsın" diye..
Ama bu gün aynı kanaatte değilim.
Çünkü, üst akıl diye adlandırılan ve biat kültürünü toplum katmanlarına yerleştirmeyi amaçlayan bir güç, besin kaynağının bölünmüş, parçalanmış bir toplumdan geçtiğini biliyor. O nedenle önümüzdeki süreçte de, toplumun hassasiyetleri ile oynanmaya devam edilecek. Demokrasinin olmazsa olmazları, yargı ve siyaset kurumlarına yönelik algı operasyonları yapmayı sürdürecek. Muhalefet kavramı vatan hainliği ile özdeşleştirilecek. Son sahnede de ila niha-i dokunulmazlığı getirecek ve tek adamlık, hatta halifelik gibi kavramlar hayata geçirilmek istenecektir.
Böylece Çağdaş demokrasi, Çağdaş Anayasa, Çağdaş ülke hayali kuranlar, 'hain' ilan edilecek ve Demokrasinin Cenazesini kaldırma görevi de onlara verilecektir.
Bundandır karamsarlığım.
Bundandır umutsuzluğum.
Bu nedenle ilk kez ülkemin geleceğinin karanlığı beni korkutuyor.