Gazeteci, yazdığı yazıda, sohbetinde inandığı gibi konuşur, yazar.
Bazı zamanlar bunun bedelini, adliye koridorlarında, cezaevine girerek, bir meczubun saldırısına uğrayarak öder, ama inandığını savunmaktan geri durmaz.
Elbette saçmalamak ile konuşmak arasındaki farkı da iyi bilir.
Öncelikle kırmızı çizgilerini aşmaz.
Nedir kırmızı çizgiler.
Bir, Evrensel mesleki doğrularıdır.
İki, yazdığı yazının, gündeme getirdiği konunun ülke, millet, toplum, kent için yararlarını dikkate alır.
Ondandır, gazetecilik olması gibi yapıldığında, basın 4. Kuvvet olarak Demokratik Sistemlerde yerini alır ve öyle nitelendirilir.
Gazeteci Demokrattır.
Gazeteci, ülkenin kurtarıcı ve kurucu değerlerini gözü gibi korur.
Cumhuriyet gazetecinin olmazsa olmazıdır, olmazsa olmazı olarak görmeleri gerekir bu ülkenin gazetecileri.
Önce kendi düşünce alanını, sonra toplumu oluşturan sosyal ve siyasi yapıların düşünce alanlarını en özgürce kullanmalarının önündeki engellerle mücadele eder.
Gazeteci bir siyasi partiye üye olduğunda, toplumun diğer kesimlerine mensup topluluklarca da mesleğini sorgulatır hale getirir, kendini de.
Ama Demokratik her kurumda yer alır, almalıdır.
Gerektiğinde, her görüşten insanın düşüncesini en özgür şekilde dile getirebileceği platformlar için göğsünü siper eder.
Elbette o her görüşün ucunda, başka görüşlerin engellenmesine yönelik cebir ve şiddet yoksa.
O nedenle bu güne kadar hiç bir siyasi partiye üye olmadım.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin sanırım 40 yıl civarında zamandır üyesiyim.
Bu güne kadar, Türk Hava Kurumu, Atatürkçü Düşünce Derneği ve Yeni Ufuklar Derneği’ne üye oldum.
Siyasi Partilerdeki dostlardan zaman zaman teklifler aldım, ama mesleğin doğruları ile çeliştiğinden hiç birini kabul etmedim.
Bunları neden dile getirdim, sondan başa doğru sıralayarak anlatayım.
Dün bir dostumla bir araya geldik ve başladı anlatmaya;
“Bu gün eşimle birlikte ADD Kayseri Şubesine üyelik başvurusu için gittik. Eşim başörtülü olduğu için, genel merkezin başörtülü resimle yapılan üyelik başvurularının geri çevirdiğini belirterek eşimden başı açık veya eşarp ile çekilmiş fotoğraf istediler..” dedi ve devamında yaşadığı telefon trafiğini anlattı.
21. yüzyılın ilk çeyreğini bir ay sonra geride bırakıyoruz, ülkede gizli ve açık kümelenmiş topluluklar Atatürk’ün ilke ve devrimlerini yok etmek için seferber olmuş, ama hala Atatürkçü Düşünce Derneği başörtülü başvuruyu kabul etmiyor.
Buradan eleştirdim.
Gece yarısına kadar gelen yüzlerce telefona cevap vermek zorunda kaldım.
Anladım ki, tüzükte 80’li yıllardan kalan bu hüküm kangren halini almış, ama dile getirilmemiş.
Detaylarına girmeyeceğim ama, 5 Aralık’ta tüzükteki sıkıntılı maddeler için bir toplantı yapılacak, inşallah Akl-ı Selim galip gelir ve bu hüküm değişir.
Gelelim ikinci konuya.
Dün yaptığım paylaşım ile özetlemişim ikinci konuyu, yazıyı aynen buraya alıyorum;
“İktidarı, iktidar yamakları, muhalefeti, muhalefet yaptığını sananları el ele vermiş ne güzel oynuyorlar, ne güzel oyalıyorlar Aziz Türk Milleti'ni.
Son günlerin tek sorusu;
"Milletvekilleri Apo'yu ziyaret etsin mi, etmesin mi?"
Ulan ne diyecek, ziyaret ederseniz Apo Piçi size.
"Buradan katillerim üzerinde tam kontrol sağlayamıyorum, beni serbest bırakın" diyeceğini ben buradan biliyorum.
İsme bakar mısınız?
"Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu"
Aziz Türk Milletinin oylarıyla yönetime seçilmiş belediye başkanları, iftiracıların yalanları ve uyduruk gerekçelerle cezaevlerinde.
İsrail'in lideri hakkında yakalama kararı çıkaran yargımız, 50 bin vatan evladının katiline ziyarete gidilip gidilmemesinin konuşulduğu bir dönemde sus pus.
Sayın Devlet Bahçeli gidecekse gitsin.
Ama tüm siyasi partilerin temsilcileri bu gün o komisyonda, "Biz burada Aziz Türk Milleti'ni temsil ediyoruz. Bir teröristin ayağına gidip onu meşrulaştıracak bir konuda karar veremeyiz. Zaten Demokratik kurallar içerisinde seçilmiş, bu salonda bulunan halkın temsilcileri ile görüşüyor, çözüm yolları arıyoruz. Ötesine geçebilmemiz, yapılacak bir referandumda halkımızın vereceği "Gidilsin" ya da "Gidilmesin" kararına bağlıdır" demelidir.
Daha da acı olanı nedir biliyor musunuz;
Sözde bağımsız ve tarafsız yayın kurumları bile, yargının ağır yaralı hale getirilişini, milletin açlığını, Cumhuriyetin ve Demokratik Rejimin üzerinde oynanan kumarı bir kenara koydular, günlerdir bunu tartışıyor, tartıştırıyorlar.
Terör ile terörist ile bu milletin geleceği için kim masaya oturur ise, ileride bunun hukuki bedelini ödemeyi göze alsın. Zaten onların temsilcileri olduğunu söyleyenlerle günlerdir konuşuyorsunuz, yetmez mi?
Denenmişi yeniden deneyip farklı sonuçlar almayı ummak Ahmaklığın daniskasıdır.”
Haksız mıyım, kararı siz verin?
Bu da üçüncüsü;
Gazeteci için her siyasi parti ülke için değerlidir, önemlidir.
Ama Cumhuriyet Halk Partisi’nin temel harcında Atatürk’ün alın teri vardır ve toplum CHP’yi Cumhuriyetin, Demokrasinin, tüm çağdaş değerlerin emniyet subabı olarak görür ve bilir.
Ne hikmetse, yıllardır bu partinin Kayseri Teşkilatlarına bulaşan , naylon üye, delege ağalığı gibi hastalıklar bir türlü aşılamamıştır.
Parti Kayseri’nin en küçük ilçesine hapsolmuş, dar iki yapının oyuncağı haline gelmiş, getirilmiştir.
Şu anda İl başkanı olan Sayın Ümit Özer’i daha önceki il başkanlığı dönemde de, son il kongresinde yaptığı liste için de eleştirdim.
Sadece Sayın Özer’i değil, dostum arkadaşım Sayın Feyzullah Keskin ve arkadaşlarını her fırsatta yanlış bulduğum konularda eleştirdim.
Zira CHP il ve ilçe teşkilatlarını kemiren virüs yüzünden CHP’nin Kayseri’de, yıllardır boyu ne uzadı, ne kısaldı.
Bir kongre süreci geride kaldı, daha bir ayını doldurmadan il yönetimi, parti Kayseri’ye milletvekillerinden oluşan müfettiş heyeti gönderdi.
Oluşan tablo nedir diye soracak olur iseniz, kentin 8 İlçesi bir tarafta, il yönetimi ile zorunluluklar dışında bir araya bile gelmiyor.
Diğer 8 ilçe de il başkanı ile hareket ediyor.
Bir de belediye meclisi üyesi sıkıntısı var.
CHP’nin ilkeleri doğrultusunda hareket eden bir üye kaldı, sanırım onu da dışlamış parti.
Sorarım size, böyle bir görüntü CHP’ye yakışıyor mu?
Gelelim İyi Parti’ye.
Partili dostlarım, “İyi Parti’yi neden görmezden geliyorsun?” diye eleştirdiler, il kongresi öncesi.
Haklılar dedim ve bir iki satır yazdım.
Dedim ki, “Mevcut İl Başkanını da, karşısına çıkan adayı da tanımıyorum..”
Demez olaydım.
Yapılan yorumları okudukça o yorumları yapanlar adına utandım.
Kongre bitti, fanatik yeni adaycılar kaybetti.
Şimdi yeniden göreve gelen il yönetimi ile o fanatik yeni aday yancıları nasıl çalışacak ya da çatışacak önümüzdeki süreçte göreceğiz.
Hemen belirtmekte yarar görüyorum.
Hala ne yeniden il başkanı seçileni, ne de karşısında az farkla kaybeden arkadaşı tanımıyorum.
İkisine de haksızlık etmek haddime değil.
Sadece vurguladığım ve hala aynı görüşte olduğum bir gerçek varsa o da, Sayın Kazım Yücel’in parti için fedakarane çalışmalarına dikkat çekmemdi.
Sonuç;
Gazetecilik işte budur.
Gazeteci, demokratik bir yapıyı veya yapıları kemiren olumsuzlukları, dostlarını, sevdiklerini üzmeyi ve kırmayı da göze alarak eleştirebilmektir.
Yanlışı, yanlış bulduğunu, yanlış yaşanır hale gelmeden dile getirmektir.
Parti üyelerine gelince, iyi bir demokrat, önce eleştiri süzgecini alır ve en yakını olan siyasi yapıyı bu süzgeçten geçirerek yanlışlarını dile getirir.
Bunu yapmıyor ve takım tutar gibi bir ismin peşine düşüyorsa o partili zarar vermeye partisinden başlar.
Şimdi diyeceksiniz ki, AKP ve MHP’deki yapılanmaları, grupları neden eleştirmiyorsun.
Çünkü onlar, kongre dönemlerinde “Demokratik değerleri” geçici bir süre izne gönderirler de ondan.
Uzattım. özür dilerim.