Türkiye’nin yaşadığı bütün sorunların temelinde, Demokratik değerleri rafa kaldırmamız, hep şeyimizi bir adamın iki dudağı arasına hapsetmemiz geliyor.

Demokrasiden sapılan ülkelerde belli bir kişinin, sınıfın ve zümrenin dedikleri ve yaptıkları yasa halini alır.

Demokrasiden sapılan ülkelerde, her uygulama bir dayatmadır.

Canibaşı Apo'nun ziyareti dayatmasında olduğu gibi.

Demokrasiden sapılan ülkelerde, toplum kesimleri önce cahilleştirilir, sonra da fertlik bilinci ellerinden alınır, kullaştırılır.

Belli bir kişiye, belli bir zümreye hizmet, ülkeye hizmet kabul edilir.

Bir siyasi parti, siyaset kurumu değil, devlet olduğunu topluma empoze etmeye başlar, partiye laf edenler, "Ben devletime laf ettirmem" diyen cahiller sürüsü ile karşı karşıya bırakılır.

MHP Teşkilatlarının Apo Ziyaretini "Devlet aklı" martavalı ile yutturmaya çalışmaları gibi.

Demokrasiden sapılan milletlerde, ‘ama’ demek, ‘fakat’ demek vatana ihanet gibi sunulur.

Eğitimde biat kültürü işlenir ki, toplum kendisine sunulan en küçük ayrıcalığı bile lütuf olarak kabul etsin.

Yönetenler gerçeği çarpıtarak aktarır ki, kitleler buna inansın.

Din, en büyük silahtır.

Kur’an dini değil, kendilerinin uydurdukları dini ritüelleri Kur’an dininin önüne koyarlar.

Mesela, “İskandinav ülkelerini batıran bize dayatılan emeklilik sistemidir..” derler, dinleyen kitle dakikalarca alkışlar.

Oysa İskandinav ülkeleri, toplumsal refahı en üst düzeyde yaşayan ülkelerdir.

Dedik ya, demokrasiden sapan ülkelerde okumak, araştırmak, bilinç düzeyini yükseltmek tehlikeli uygulamalardır.

Oysa Demokratik toplumlarda, varsa ülkede bir refah kırıntısı, eşit şekilde pay edilerek başlanır işe.

Demokratik ve Refah seviyesi yüksek ülkelerde, Başbakanları, bakanları metroda ayakta seyahat ederken görürsünüz, ya da bisikleti ile işe gittiğine tanık olursunuz.

Bizdeki gibi Cuma Namazına 300 araçlık koruma konvoyuyla gidilmez yani.

Mesela demokratik ülkelerde bir başbakan yanlışlıkla kendi kredi kartı yerine kamunun kendisine verdiği kartla, canı çektiği için bir adet çikolata aldı diye hakim huzurunda hesap verir. (Dönemin İsveç Başbakanı Mona Sahlin’in başına geldiği gibi)

Çünkü demokrasilerde ‘Güçler ayrılığı ilkesi’ olmazsa olmazdır.

Ülkeyi yöneten Başbakan da, Cumhurbaşkanı da, mahalle yöneteni de kamunun imkanlarını kullanırken kırk kez düşünür.

Hesap vermesi gerekebilecek işlerden olabildiğince uzak durur.

Peki geri kalmış toplumlarda sistem nasıl işler.

Anlatayım efendim;

O tür toplumlarda en zeki gençler eğitimde Tıp ya da Mühendislik dallarını seçer.

İkinci derecede zekiler ise İş İdaresi veya İktisat gibi alanlarda eğitim almayı tercih ederek en zekilerin görev yaptığı kurumlara idareci olarak atanır.

Üçüncü derece eğitim alanlar ise Siyaseti seçerler ve birinci düzey ile ikinci düzey eğitim almış insanların başına yönetici olurlar. (Kartal İmam Hatip Lisesi Mezunları örneğinde olduğu gibi)

Eğitim alanında hiç boy göstermemişler ise, siyaset kurumunun kendilerine sağladığı imkanları kullanarak güvenlik alanını tercih eder. Bunlar da gerek gördüğü takdirde, görevlerinin gücünü kullanarak yönetimleri alaşağı etmeyi bile başarırlar. (15 Temmuz örneğinde olduğu gibi)

Ama asıl dehşet olan nedir biliyor musunuz dostlar.

Hiçbir eğitim kurumunun kapısından geçmeyenler ise bir sarık, bir cübbe, biraz sakal ve şalvar giyerek din adamı kılığında faaliyete geçerler.

Din en büyük silah ya..

İşte bu eğitimden nasiplenmemiş güruh kendi uydurdukları, hiçbir kutsal kitapta olmayan uygulamaları din olarak kitlelere dayatır, tekkeler, zaviyeler, tarikatler, cemaatler kurar ve hakime, savcıya, doktora, mühendise önlerinde düğme ilikletirler.

O nedenle siz siz olun.

Eğitim yolundan, kültür ve bilim yolundan sapmayın.

Hele hele demokrasiden ödün isteyenlerin ağzına elinizin tersiyle şiddetli bir tokat indirin.